DOĞAYI KORUYAN BARIŞI DA KORUR

Son Güncelleme: 29 Mayıs 2012 - 8:04 0 Yorum Yazar:

 kütüphane 1Belirli doğa parçalarının korunması fikrinin ilk olarak 1850’li yıllarda Amerika Birleşik Devletlerinde ortaya çıktığı kanısı yaygındır. Kuşkusuz bu tarihten daha önceleri de, bu fikrin, dünyanın çeşitli coğrafyalarında ve değişik insan toplulukları tarafından düşünülmüş ve uygulanmış olması muhtemeldir…

Belirli doğa parçalarının korunmasından amaç; önceleri, “sahip olunan evrensel değerlerin ve güzelliklerin yaşatılması ve gelecek zamanlara taşınması” olarak açıklanmıştır. Bu düşüncenin kayıtlara geçirildiği zamanlarda ABD/Yellowstone bölgesinde bulunan sıra dışı gayzerlerin, görkemli çağlayanların ve ortasından kesilmiş bir kubbeyi andıran devasa jeolojik oluşumun korunup, ülkenin bütün insanlarına gösterilmesi ve gelecek zamanlara taşınması, ana amaç olarak benimsenmişti.  Sonraları, bütün dünyada, koruma fikrindeki amaçlar değişmeye ve çeşitlenmeye başlanmış, belirli coğrafya parçalarının, ekosistemlerin, türlerin ve insanların oluşturduğu değerlerin korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasının gerekliliğinden sıkça söz edilerek, bundan amacın: a)      Türlerin (insan türü dâhil) sürekliliğinin sağlanması, b)      Etik nedenler, c)      Bu gün ki olanaklarla keşfedilemeyen sırların daha sonra keşfine olanak sağlamak için varlıkların geleceğe taşınmasını sağlamak, d)      İnsanlarda tarih bilinci oluşturmak ve tarihsel olayları insan hafızasında canlı tutmak, e)      Bilimsel çalışmalara destek, mekân, konu ve objeler sağlamak, f)        İnsandan başka canlıların temel ihtiyaçlarının karşılanması için görece daha doğal mekânlar sağlamak, g)      Estetik gereksinimler, h)      Dinlenme ve çeşitli turizm aktivitelerine olanak sağlanması gibi nedenler olduğu ileri sürülmüştür.  Ülkemizde, geniş anlamda korumacılık düşüncesi, 1920’li yıllara kadar götürülebilir. Belgrat ormanlarının bir numaralı koruma bölgesi yapılmasından başlayarak 1945’li yıllarda tüm ormanların devletleştirilmesi kanunu gibi uygulamalar su havzalarının ve doğal kaynakların daha etkin korunması isteğinden kaynaklanmıştır. Ancak, ormanların devletleştirmesi hususu, çeşitli siyasi tepkilere neden olduğundan, 1950’lerde devletleştirilen ormanlar tekrar sahiplerine geri verilmiştir. Daha sonra 1956 yılında çıkartılan “Orman Kanunu”na, bazı alanların çeşitli statülerde korumaya ayrılabileceği hükmü konulmuş ve 1958 yılında ilk milli parkımız olan Yozgat Çamlığı Milli Parkı ilan edilmiştir. Aynı kanuna göre Adana’da Karatepe-Aslantaş(1958), Ankara’da Soğuksu(1959), Balıkesir’de Kuş Cenneti(1959), Bursa’da Uludağ(1961), Bolu’da Yedi Göller(1965) milli parkları ilan edilmiştir. 1982 yılına kadar başka milli park ilanına rastlanmamaktadır. 1982 yılında ise müstakil bir “Milli Parklar Kanunu” kabul edilmiş ve bu kanunda;

  • Milli Park,
  • Tabiat Parkları,
  • Tabiat anıtı,
  • Tabiatı Koruma Alanı,

 

 Adlarında koruma statüleri tanımlanmıştır. Buna göre: Milli Park; bilimsel ve estetik bakımından, milli ve milletlerarası ender bulunan tabii ve kültürel kaynak değerleri ile koruma, dinlenme ve turizm alanlarına sahip tabiat parçaları” olarak tanımlanmıştır.

2004 yılına kadar milli park sayısı 33’ü bulmuş, 2004 yılında ilan edilen iki adet milli park ile günümüzde bu sayı 35’e ulaşmıştır. Bu milli parklarımız, ülkemizin çeşitli illerine dağılmıştır. Bazı illerimizde birden fazla milli park ya da diğer bir korunan alan olduğu gibi, bazı illerimiz de ise hiç milli park ya da herhangi bir korunan alan bulunmamaktadır.

Bilindiği üzere ülkemizin genel alanı 77 797 100 Hektar dır. Yukarıda değinilen 4 koruma statüsündeki alan miktarı ise yaklaşık sadece 950 000 Hektar olup, bu alan tüm ülke alanının yaklaşık olarak % 1’ine denk düşmektedir.

Son yıllarda gelişmişlik ölçütlerine bir madde daha eklenmiş ve sahip olunan korunan alan miktarı, gelişmişliğin ölçütlerinden sayılmaya başlanmıştır. Görece daha gelişmiş sayılan ülkelerde korunan alanların ülke alanına oranı %5–10 civarında bulunurken, bu oran ülkemizde sadece % 1’ de kalmıştır. Bu oranın artırılması gelişmişlik ölçütümüzü etkileyecektir.

Bir örnek vermek gerekirse: Mersin ilinin genel alanı 1 560 849 Hektar olup bunun %51.6’sı orman sayılan alanlarla kaplıdır. Bu bakımdan şanslı olan bu ilimiz, korunan alan miktarı bakımından ise oldukça şanssızdır. Çünkü Mersin ilinde toplamları sadece 118 Hektarı bulan 3 adet “tabiat anıtı” (Yerköprü Tabiat Anıtı, Koca Katran, Ana Ardıç) bulunmaktadır. Bu alanın tüm ilin alanına oranı ise rakamsal olarak çok küçüktür. Orman rejiminde olmayan ve farklı bir koruma statüsünde; “Özel Çevre Koruma Alanı” olan Göksu Deltası23 600 Hektar büyüklüğünde olup, bu alan da koruma alanlarına dâhil edilirse Mersin ili de oransal olarak Türkiye ortalamasını yakalamaktadır. Ancak yeterli değildir!

Milli parklar, bu günün insanına ve gelecek kuşaklara verilebilecek bir ödüldür. Mersin halkı da böyle bir ödüle layık görülmelidir. Üzerinde bulunan doğal ve kültürel kaynak değerleri, dinlenme ve turizm alanları ile Mersin ilinin Kuzey ve Kuzey-Doğusunda, Bolkar Dağlarında bulunan, Kadıncık Deresi, Cehennem Dere ve Çocak Deresi vadileri, milli park olma kıstaslarını taşıyan en önemli potansiyel alanlardır ve bu coğrafya parçaları milli park olmayı hak etmektedirler. Eşsiz güzellikteki kesitleri, çok çeşitli bitki ve hayvan türlerini, çeşitli tarihsel kalıntıları içerisinde barındıran bu alanlar milli park olarak ilan edilmeli ve yapılacak planlarla çok çeşitli turizm potansiyelleri (sportif olta balıkçılığı, av turizmi, jeep safari, tracking, doğa turları, kültür turları, sal yarışı, yamaç paraşütü, yaban hayatı gözlemi, fotoğraf safarileri, resim atölyeleri… gibi) harekete geçirilmelidir.

Bu örnekte olduğu gibi önemli potansiyel alanlar, ülkemizin başka illerin de de mevcuttur. Bunların tespit edilerek; taşıdığı özelliklere göre korunan alan statülerinden birine kavuşması sağlanmalıdır. Ancak bu işlem yapılırken geçmişte yapılan hatalar yapılmamalı, eğer alanda yaşayan halk varsa onların ikna edilmesi mutlaka sağlanmalıdır. Yerel halkın korunan alanı istemediği durumlarda onların yerleşim alanları ve tarım arazileri korunan alan sınırlarına dahil edilmemeli, tampon zon olarak bırakılmalıdır.

2004 yılı “Nobel Barış Ödülü”nün Kenya Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşarına verildiği haberi gazetelerde yer almıştır. Bu kişinin, ülkesinde 30 yıldır kendini doğayı korumaya adamış olduğu ifade edilmektedir. Ödülün verilme nedeni ise “Doğayı koruyan barışı da korur” cümlesi ile gerekçelendirilmiştir. Bu uygulama, çok anlamlı ve de önemli mesajlar içermektedir.  Görüldüğü gibi, dünyamızda her şey değişmektedir. Doğal kaynaklarımızdan süreklilik ilkesine göre faydalanma şekilleri de artık değişmelidir. Ormanlarımızı keserek, gövdelerini satmak yerine, artık gölgelerini satarak ekonomiye katkı sağlama yollarına gidilmelidir. En azından, doğanın bazı parçalarında bu uygulamaya gidilmelidir.

Çukurova’nın su toplama havzasında bulunan Kadıncık Deresi Vadisi, Cehennem Dere Vadisi, Çocak Dere Vadisi gibi eşsiz doğa parçaları milli park yapılarak; hem bu günün, hem de geleceğin nesillerine armağan edilirken; taşıdığı turizm potansiyellerini de harekete geçirerek ekonomiye katkılar sağlanmalıdır.

“Yaşamda tam mutluluk ve tat, ancak gelecek kuşakların şerefi, varlığı ve mutluluğu için çalışmakta bulunabilir” diyen ve barışın korunmasına çok önem veren büyük Atatürk, bu coğrafya parçalarını ve ülkemizdeki benzer alanları bu gün görse idi, eminim ki, buraların da milli park ilan edilmesi suretiyle korunmasını ve gelecek kuşaklara armağan edilmesini isterdi.

DOĞAYI KORUYAN BARIŞI DA KORUR ile Benzer Yazılar:

29 Mayıs 2012 Saat : 8:04
  GENEL

DOĞAYI KORUYAN BARIŞI DA KORUR Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

------   İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR ------ ------------------------------------------------------- ------   SPONSOR BAĞLANTI ------