Ermeni Soykırımı Nedir?

Son Güncelleme: 22 Ağustos 2012 - 12:05 0 Yorum Yazar:

kütüphane 1Rejim Muhalifi Türk tarihçi Taner Akçam’la Ermeni Soykırımı hakkında bir mülakat

SORU- Ermeni Soykırımı sorunu, Osmanlı İmparatorluğu’nda uygulanan baskı ve şiddet üzerine hazırladığınız kitap için araştırma yaparken dikkatinizi çekmiş. Bu ilgi nasıl gelişti ve zamanınızın bu kadar önemli bir kısmını bu konuya ayırmanıza nasıl neden oldu?

T.A.    O zamanlar “Ermeni Sorunu” olarak adlandırdığım sorunla daha yakından ilgilenmeme neden olan iki faktörden söz etmek doğru olur. Birincisi, Abdülhamit dönemi üzerine çalışırken, 1894-6 katliamları üzerine oldukça fazla okudum. Bu, konu hakkında daha ayrıntılı bir çalışmanın kaçınılmaz olduğu fikrini bende doğurdu. Zaten “Ermeni Sorunu” Türkiye’de oldukça gizemli bir özelliğe sahiptir. Konu hakkında okudukça merakım arttı. Bir de büyük bir tesadüfün yardımı oldu. Çalıştığım Enstitü, Nürnberg Mahkemeleri üzerine büyük bir proje başlattı. Uluslararasi Hukuk ve İnsanlık Suçu kavramları üzerine yoğunlaşan bu proje benim konu üzerine çalışma yapmamı kolaylaştırdı. Bilindiği gibi, İttihatçi önderlerin yargılanmasi meselesi çerçevesinde, Paris Barış Görüşmeleri sırasında yapılan tartışmaların Nürnberg Mahkemelerinin oluşumunda önemli bir etkisi olmuştur. Enstitü, benim bu bağ üzerinde durmayı amaçlayan çalışma önerimi kabul etti.

SORU- Ermeni Soykırımı hakkında ileri sürülen “geleneksel” inkârcı ve revizyonist teorilere meydan okumuş bir Türk akademisyeni olarak Ermeniler için tanıdık bir isim olup, aynı zamanda da aşırı eğilimli Türk gruplarının hedefi haline geldiniz ve Türk makamları tarafından eleştirildiniz. Bu durum soğukkanlılığınızı ve yaptığınız işe devam etme kararlılığınızı nasıl etkiliyor?

T.A.    Özellikle Türkiye’de karşılaştığım yoğun saldırıların bende oldukça karmaşık duygulara yol açtığını itiraf etmeliyim. Saldırılar, bir tarafıyla insanda inanilmaz bir “inat” duygusu yaratıyor. Konuyla daha çok ilgilenmeniz için kamçılıyor sizi. Yani, itiraf edeyim ki, eğer bu kadar yoğun saldırıya maruz kalmasam, belki konu üzerine çalışmaya devam etmezdim. Sıradan bir akademik faaliyete karşı gösterilen bu büyük tahammülsüzlük bende büyük bir öfke yaratıyor. İnsanın en temel duygusu, adalet duygusunu kamçılıyor. Eger, çalışmalarım bu denli saldırıya uğramasaydı, herhalde ben de her akademisyen gibi, doktora sonrası, konu ve ilgi alanı değiştirebilirdim.

Bu durumun yarattığı ikinci duygu ise, tam tersi… Bazen, “nereden bulaştım bu konuya” gibi bir duyguya kapılabiliyorsunuz. Çünkü, karşılaştığınız “sessizlik duvarı,” saldırılar sizde büyük bir çaresizlik duygusu uyandırıyor. Kendinizi çok yalnız, zayıf ve çaresiz hissediyorsunuz.

Fakat, çok ağır da olsa, yavaş yavaş da olsa, birşeylerin değiştiğini de gözlüyorsunuz ve bu size büyük bir iç güvenliği sağlıyor. Yaptıklarınızın, emeklerinizin boşa gitmediğini görüyorsunuz.

Ermeni çevrelerde gördüğüm ilgi ise, benim konu üzerindeki çalışma arzumu kamçılıyor. Çünkü, tarihteki büyük bir adaletsizliğin ortadan kaldırılması gerektiğini size yeniden ve yeniden hatırlatıyor bu ilişkiler…

SORU- Ermeni Soykırımı’nın Türk ulusal kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu söylediniz. Bunun anlamı şudur: Soykırım gerçeğini kabul etmek modern Türkiye’nin üzerine inşa edildiği bütün yapıyı yıkabilir. Bununla birlikte siz Türkiye için Ermeni Soykırımı’nı tanımanın demokrasi yolunda bir zorunluluk olduğunu iddia ediyorsunuz.

Sizce, Türk toplumu için doğuracağı vahim sonuçlar göz önüne alındığında, bu tür bir adım Türk Hükümeti tarafından nasıl atılabilir?

T.A.    Her şeyden evvel şunu belirtmeliyim ki, herhangi bir Türk hükümetinin yakın bir gelecekte Ermeni Soykırımını tanıyacağını sanmıyorum. Ayrıca bu konuda bir adımın Hükümet tarafından atılması gerektiğine de inanmıyorum. Bu öncelikle toplumun yapması gereken bir şey. Konuyu anlamanız için, Kürt meselesini gözünüzün önüne getirmenizde fayda vardır. Eğer bugün Kürt meselesi konusunda birşeyler değişiyorsa, bunun iki nedeni vardır; birincisi toplumdaki güçlü demokratikleşme arzusudur, ikincisi Avrupa Birliği’nin bu konudaki dış baskılarıdır. Türk Hükümetleri, bu iki taraf arasında sıkışmakta ve zorla, ayak sürüyerek bazı adımlar atmaktadır. Ermeni Soykırımı konusunda da benzeri bir sürecin geçerli olacağını göreceksiniz. Önce, sivil toplum bu konuyu konuşmak, tartışmak isteyecek, devleti zorlayacak ve bu zorlama dışardan desteklenecektir.

Ayrıca, sorun “Soykırım’ın tanınması” meselesi değildir, bundan çok daha önce, soykırım konusunun Türkiye toplumunda açık bir tartışma konusu haline getirilmesi gerekmektedir.

Soruda sözünü ettiğiniz çelişki gerçekten söz konusudur. Demokrasi istiyorsanız geçmişinizle yüzleşmelisiniz ama bu yüzleşme kimliğinize, kişiliğinize yönelik tahripkâr sonuçlar ortaya çıkarabilir. Ortada kısır bir döngü var gibi gözüküyor. Ama yok aslında. Çünkü demokratik bir kimlik, kendi geçmişindeki kötülüklerin açığa çıkartılmasından zarar görmez, aksine kuvvet kazanır. Ermeni Soykırımı üzerine konuşmak, demokratik bir ulusal kimlik için kaçınılmazdır. Dolayısıyla, ne kadar demokrat olabilirseniz, o kadar da rahat konuşabilirsiniz geçmişiniz üzerine. Geçmiş üzerine konuşmanın, tartışmanın ortaya çıkartacağı yıkıcı etkiler elbette vardır. Bu nedenle, bu yıkıcı etkileri ancak demokratik değerlerle doldurarak aşabilirsiniz. Yani sözünü ettiğiniz çelişkinin aşılması ancak demokratik değerlerin geliştirilmesi ile mümkündür. Bu nedenle sorun, Hükümetlerin Soykırımı kabul edip etmemeleri değildir. Türkiye toplumunun demokratik değerleri geliştirip geliştiremeyeceğidir. Türkiye şu anda bu süreci yaşıyor.

SORU- “Barışma” bugünlerde moda olan bir kelime. Bununla birlikte, birçok Ermeni TEBK (TARC) ve benzeri yapılar tarafından başlatılan barışma sürecinin Soykırım’ın tanınması sürecine darbe vuracağını düşünüyor. Barışma konusunda düşünceleriniz nelerdir? Soykırım tanınmadan barışma olabilir mi?

T.A.    TARC ile barışma konusunu yan yana getirmek büyük hata. Soykırım konusunu gündemine almayan hiçbir girişim barışma yapamaz. TARC tuhaf bir biçimde soykırım ile ilgilenmeyeceğini söyleyerek, taraflar arasındaki sorunları çözeceğini iddia etti. Ortadaki en önemli sorununun yok sayılmasının herhangi bir şeyi çözmeyeceğini görmek gerekiyor. Elbette Soykırım tanınmadan barışma mümkün olamaz. Bu nedenle TARC’ı ciddiye almadan konuşmak gerekiyor çünkü TARC galiba tarihin çöp sepetinde layık olduğu yerini almış vaziyette.

Önemli olan husus soykırımın tanınması noktasına nasıl varacağımızdır. “Önce Soykırım’ı tanıma sonra barışma” biçiminde bir formülasyonun sorunlu olduğunu düşünüyorum. 85 yıllık inkârın çok önemli izler bıraktığını görmeniz gerekiyor. Bu nedenle, “önce soykırımı kabul et” biçiminde bir tavrın Türkiye’de pek karşılık bulmayacağını görmeniz gerekiyor. İnsanlardan bilmedikleri bir şeyi kabul etmelerini istemek biraz tuhaf olur. Burada da dikkat ederseniz, Türk hükümetlerini muhatap olarak almıyorum. Türk Hükümetleri, ne yaptığını son derece iyi biliyor ve esasları çok sıkı belirlenmiş bir politikaya göre hareket ediyor. Bu politika ancak ve ancak Türkiye toplumunun muhalefetinin artırılması ile değiştirilebilir. Dolayısıyla barışma süreci benim için Türk ve Ermeni toplulukları arasında, tabandan geliştirilecek bir süreçtir. Bu da diyalog ile taraflar arasındaki ilişkilerin artırılması ile olur. Önce tarafların birbirleri hakkındaki önyargıların, yanlış bilgilerin yıkılması ile olur. Bu nedenle, barışma sürecinin ilk koşulu, ilk şartı, soykırımın tanınması değil, tarafların birbirleri ile konuşmaya hazır olmalarıdır. Tarihte yapılmış büyük haksızlıklar üzerine konuşmaya hazır olmak ve bu haksızlıkları lanetleyecek moral değerlere sahip olmak barışma sürecinin başlangıcıdır. Soykırım’ın tanınması böylesi bir sürecin ürünü olabilir.

Barışma bir eylem değil bir süreçtir. Barışma gerçek, merhamet, adalet ve barış gibi dört kavramı temsil eder; bunlar barışmaya yol açar. Gerçeği kabul etmeden, yani geçmişte cereyan etmiş olaylar hakkında açıkça konuşmadan, anlaşmazlıklara hiçbir zaman çözüm bulunamaz. Bunu, bilinmeyen olayları ortaya çıkarmak için geçmişe yapılan bir yolculuk şeklinde tanımlayabiliriz. Ancak gerçek, barışmak için tek başına yetersizdir. Gerçeğe merhamet ve bağışlama duygularının da eklenmesi gerekir; bunlar geçmişte yapılan haksızlıkların kabul edilmesine ve yeni ilişkilerin başlamasına yol açar. Merhamet ve bağışlama olmadan yaraların kapanması imkânsızdır. Eğer adaletle birleşmez ise, merhamet de tek başına yetersiz kalır. Burada yeni bir toplumsal yapılanma ve tazminat anlamına gelen adalet, yaraların kapanmasını ve eşitliğin tesis edilmesini sağlar ve geçmişin hatalarını düzeltir. Barış son aşamadır ve karşılıklı saygı, anlayış ve güvenlik getirir. Barışma süreci bu dört faktörün biraraya getirildiği bir forumdur.

Söyleyeceğim, bu sürecin iki toplum tarafından, iki toplumun insanları tarafından başlatılması ve geliştirilmesi gerektiğidir. Yani ben hükümetlerden değil, toplumdan başlayan bir süreçten söz ediyorum.

SORU- Türk hükümeti Soykırım uygulandığını kesin bir dille reddederken, birçok Türkün o kitlesel kıyımdan haberdar olduğunu söylediniz; bununla beraber, Türkiye’de hüküm süren, Soykırım gerçeğini tanıtmaya elverişsiz genel havayı dikkate alırsak (medya, eğitim sistemi), “beyin yıkama” olgusunun birçok insanın düşünme tarzı üzerinde etkili olduğu görülür. Türk toplumunun bunca yıllık inkâr politikasından sonra Soykırım gerçeğini nasıl kabul edeceğini, Türkiye’de benzer konulara ilişkin bir hoşgörü ortamının nasıl yaratılacağını düşünüyorsunuz?

T.A.     Yurt dışında yasayan Ermeni topluluklarının göremedikleri bir boyut var. Onlar, meselenin 85 yıl önce yapılmış bir haksızlığın kabul edilmesi ile sınırlı olduğuna inaniyorlar. “Böyle bir olay oldu, Türk milleti ve hükümeti bize yapılan bu haksızlığı kabul etsin”, söylenen bu. Bu son derece anlaşılır bir tutum olmakla birlikte, Türkiye’deki meseleye biraz eksik yaklaşmak anlamına geliyor. Eklenmesi gereken şudur: Ermeni soykırımı meselesi, sadece tarihteki bir konu üzerine konuşma meselesi veya tarihteki bir haksızlığı kabul etme meselesi değildir. Bu mesele Türkiye’nin bugünkü demokrasi sorununun bir parçasıdır. Size bir örnek vereyim. Hükümet geçen yıl, Ermeni meselesine okul kitaplarında yer vermeye basladı. Hazırlanan yeni kitaplarda, son derece ırkçı, söven bir dil egemen. Ermeni, Yunan ve diğer gayrimüslim topluluklara karşı inanılmaz bir nefret duygusu işleniyor bu kitaplarda. Şimdi Türkiye’de, öğretmen sendikaları, insan hakları dernekleri bu eğitim politikasına karşı yoğun bir kampanya başlattılar. Yani sorun, şu andaki, günümüzdeki bir sorun. Yani sorun, günümüzde demokratik eğitim nasıl olmalıdır ile ilgili bir sorun.

Dolayısıyla bizim için mesele bir tek tarihte yapılmış bir haksızlığın kabul edilip edilmemesi ile sınırlı değil, doğrudan bugünkü demokratik toplum yaratma arzumuzun bir parçası. Eğer demokratik bir eğitim istiyorsanız, eğer demokrat bir kuşak yaratmak istiyorsanız, tarihi öğretirken, ırkçı ve söven tutum takınmaktan kaçınmanız gerekiyor.

Bence, günümüzdeki ihtiyaçlarımız ile tarih arasındaki bu bağlantı çok önemlidir. Ve Türkiye’de de insanlar bunu yavaş yavaş kavramaya başlıyorlar. Artık görülüyor ki, mesele, 85 yıl önce olmuş bir olayın kabul edilip edilmemesi değıl, bugün nasıl bir gençlik yetiştirmek istediğimiz meselesidir.

Türk toplumunda Ermeni Soykırımından açıkça bahsetmek ve Ermeni Soykırımı’nı Türk tarihine dahil etmek Türkiye’yi gerçek anlamda demokratik bir ülke olmaya teşvik edecektir. Türkiye halkı yalnız Ermenilerin değil, diğer etnik-dini grupların tarihlerinin de Türk tarihine dahil edilmesinin demokratikleşme süreci üzerindeki pozitif ve teşvik edici etkisinin farkına giderek daha çok varıyor.

SORU- Dünya genelinde yürütülen Ermeni Soykırımı’nı tanıma kampanyalarının Türkiye’nin soykırım konusundaki duruşuna olan etkisi sizce nedir?

T.A.     İkili bir etkisi oluyor. Bir taraftan büyük tepki topluyor ve Ermenilere yönelik düşmanlık ve nefret duygularını artırıyor. Bunu, dışardan birisi size birşeyi zorla kabul ettirmek istediği zaman duyacağınız doğal bir tepki ile kıyaslayabilirsiniz. Nasıl ki, size bir şeyi zorla kabul ettirmek isterlerse, istenen şey doğru olsa bile, zorlama nedeniyle tepki duyarsınız, soykırım karar tasarıları da böyle bir tepki yaratıyor. Bu kampanyaların amacı, “barışma” değil, deniyor. Ve geleneksel “Türk düşmanlığının” bir parçası olarak algılanıyor.

Diğer taraftan ama tersi bir duygu da yaratıyor. Eğer birileri bu kadar ısrarlı ise, demek ki ortada konuşulması gereken bir şey var duygusu gelişiyor. Özellikle de Türk Hükümetlerinin bu karar tasarılarına tepki tarzı giderek daha fazla eleştiri konusu oluyor. Örneğin, Eğitim programlarına Ermenilere yönelik düşmanlığı açıktan körükleyen pasajların konulması, doğrudan yurtdışındaki kampanyaların ürünüdür. Milli Güvenlik Konseyi, yurt dışındaki saldırılardan bunaldığı için, kendince atağa kalktı. Ve eğitim programları yeniden düzenlendi. Sivil toplum örgütlerinin eleştirmeye başladığı da, Hükümetlerin bu tepki tarzıdır.

Eklenmesi gereken bir gerçek daha var, yurt dışındaki bu kampanyalar kısa vadede olumsuz sonuçlar yaratsa da, Türkiye’de konuyu gündemde tutuyor. Konuşulmasına neden oluyor. Bu nedenle, dolaylı bir olumlu etkisinden de söz etmek mümkün.

Benim şahsi düşüncem, Türkiye’deki demokratik muhalefet ile yurt dışındaki bu faaliyetlerin sıhhatli bir buluşmasının yaratılması gerektiğidir.

SORU- Ermenilere karşı işlenen suçlar nedeniyle tazminat verme konusunda duruşunuz nedir? Toprak ve mülkiyet konularında ne düşünüyorsunuz?

T.A.     Birincisi, tazminat ahlaki bir kategoridir. Tarihte yapılmış bir haksızlığın yarattığı zararları tümüyle gideremezsiniz. Tazminat ancak sembolik olarak bu acıyı giderebilir. Dolayısıyla zararların, kayıpların birebir karşılanması diye bir şey söz konusu olamaz (eğer olsaydı, en az bir milyon Müslümanın öldürülmesi gerektiğini savunmak gerekirdi.) Bu konuda en önemli boyut, Ermeni topluluklarının vicdanlarında, yüreklerinde, bu acıların kısmen de olsa giderildiğine ilişkin bir duygu yaratmaktır. Bu da elbette uğranılan zararların sembolik de olsa, giderilmesi ile mümkündür.

Ben, eğer toprak meselesinden kastedilen, bugünkü Türkiye’nin sınırları içindeki belli bölgelerin Ermenistan devletine verilmesi ise, bunun tazminat konusu olduğuna inanmıyorum. İki nedenden dolayı; Birincisi, bilmek gerekiyor ki, insanlık tarihinde, toprak ve sınır meseleleri “hak ve adalet” kavramları ile değil, savaş meydanlarında halledilmiştir. Bugün hangi devletin sınırları içindeki toprağın esas olarak o devlete ait olduğunu iddia edebilirsiniz? Bu konuda bir ölçü bulmanız mümkün değil. Bence, bugün, “ortada toprak sorunu vardır”, diyen bir kişi aynı zamanda “ben Türkiye ile savaş istiyorum” da dediğini veya “savaşa hazır” olduğunu da bilmek zorundadır.

İkincisi, daha hukuki bir sorun. Bugün, Türkiye, uluslararası hukuka göre, Ermenistan’a ait veya Ermeniler tarafından kurulmuş herhangi bir devlete ait bir toprağı işgal etmekte değildir. Ortada uluslararası hukuka göre de toprak sorunu yoktur.

Bana, toprak sorunu, sorunun çözümünden yana olmayanlarca propaganda amacıyla gündeme getirilen bir konudur gibi geliyor. Türk hükümetleri de en çok bu argümanı kullanarak, Ermenilere yönelik düşmanlığı körüklüyorlar.

Oysa sorunu, sınırları anlamsız hale getirerek de çözmek mümkün ve üstelik bu çok daha kolay. Avrupa birliği bu konuda çok önemli bir örnek. Fransa ve Almanya yüzyıllarca, sınır oradan mı buradan mı geçsin diye kan döktüler. Bugün ise, anlamı yok o sınırların. Eğer Türkler ile Ermeniler arasındaki sorunu da çözmek istiyorsanız, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırları anlamsız hale getirmelisiniz. İnsanların günlük yaşamlarında sınırları anlamsız kılarsanız, bazı milliyetçilerin “ordan geçsin, burdan geçsin” kavgasına da güler geçersiniz.

Mülkiyet konusunun önemli olduğunu düşünüyorum. Ermeni Soykırımı sırasında sadece büyük insan kayıpları söz konusu olmadı. Birçok Ermeni evini, toprağını, işini de kaybetti. Söylediğim gibi, bu zararların aynen karşılanması elbette mümkün değil. Ama mutlaka çözülmesi gerekiyor. Ermenilerin uğradıkları adaletsizliğin ve haksızlığın kısmen de olsa giderildiği duygusuna kavuşmaları kesin olarak gereklidir.

Beni burada ilgilendiren tazminat sorununun teknik boyutları değil, (Ermeni tarafı adına muhatap kim olacaktır? Bireysel talep ile kollektif talepler arasındaki ilişki nasıl kurulacak? Miktar ne olacak vb. vb.) Konunun belli bir seviyesinde, tarafların bu konuda bir çözüm bulacağına inanıyorum. Ama bundan daha önce de yapılması gerekenler olduğunu düşünüyorum. Sembolik olarak, Ermenilere vatandaşlık haklarının yeniden tanınması, isterlerse yerleşme izninin verilmesi, Ermenilerce yapılmış mimari eserlere ve sanat eserlerine kendi adlarını vermek vb. gibi bir çok anlamlı adımın atılabileceğine inanıyorum.

Tazminat maddi bir sorundan çok daha öncelikle moral bir kategoridir.

SORU- Ermeni Soykırımı’nın tanınması ve barışma konularında Türk ve Ermeni tarihçilerinin rolü nedir? Sizin deyişinizle “ortak bir tarihi perspektif” yaratılabilir mi?

T.A.     Sadece tarihçilerin değil, entellektüellerin yapması gereken şeyler olduğuna inanıyorum. Öncelikle ve öncelikle, görmek gerekiyor ki, Türk devletinin soykırımı inkâr etmeye yönelik politikası Türklerin ve Ermenilerin Soykırım konusundaki görüşleri ve aralarındaki ilişkiler üzerinde belirleyici rol oynuyor. Bu politikanın Soykırım meselesi hakkındaki bütün düşüncelerin ve duruşların merkezi olduğunu söylersek abartmış olmayız. Her iki grup da Türk devletinin politikasına çakılıp kalmış durumda. Söylev, kullanılan dil büyük ölçüde inkâr politikasının ortaya attığı paradigma tarafından belirlenmektedir. Bence entellektüellerin bu tabloyu değiştirmede üzerlerine çok önemli görevler düşüyor. Çünkü, bu politikanın önemini ve can alıcı özelliğini küçümsemeden, iddia ediyorum ki bu hareketsizlikte bir tür ikiyüzlülük vardır. Bana öyle geliyor ki, hem Türkler hem de Ermeniler, en azından etkin çevrelerdeki insanlar, bu politikanın arkasına saklanıyorlar. Soykırım konusundaki tartışma sürecinin aktif katılımcıları olmamak için kendi kendilerini tecrit ediyorlar. Her iki toplum da birbirini bu inkâr politikasının prizmasından görme eğiliminde. İki toplum arasındaki ilişkiler Türk devletinin bu politikasına sıkı sıkıya bağlıdır. Her iki grup da aslında bu paradigmanın esiridir. Burada temel soru şudur: her iki grup da bu konumdan nasıl kurtarılabilir; zira bu durum barışmanın önündeki en temel engeldir. Soykırımı inkâr politikasının öngörülebilir bir gelecekte değiştirilemeyeceğinin bilincinde olarak, şu soruyu yöneltiyorum: bu inkâr politikasına rağmen karşılıklı etkileşim mümkün mü?

Aydınlar yeni bir paradigma, toplumlararası yeni bir iletişim kanalı yaratmak için her iki toplumu da mercek altına almalıdır. Birbirimizi bu paradigmanın içinden görme alışkanlığını bir kenara atıp, bunun yerine birbirimizle açıkça iletişim kurabileceğimiz yeni bir alan nasıl yaratabiliriz? Anlaşmazlıkların, iki toplumun birbiriyle doğrudan etkileşimi sayesinde çözümlenebildiği genel bir kuraldır. Bu etkileşimi gerçekleştirmek amacıyla her iki grubun da enerjilerini kendi siyasal, kültürel, toplumsal ve dini kaynaklarını harekete geçirmek için kulanmaları gerekir.

Anlaşmazlığın, daha önce hiç dikkate alınmayan yeni boyutlarını içeren bir paradigma değişimi gerekiyor. Sorunu yeniden kavramlaştırmamız ve her iki toplumu da yaptığımız analizin merkezine yerleştirmemiz gerekiyor. Bu paradigma değişimi her iki toplumu da içine alan kültürel yeni bir alanın oluşturulmasına odaklanmalı; bu, her iki taraftan da insanların birbirleri hakkında bir şeyler öğrenme fırsatını elde edebileceği bir alan olmalı; bu yeni iletişim alanında, Türklerin soykırımı inkâr politikasını göz önünde bulundurmadan kendi kurallarımızı koyabiliriz. Tüm bunlar, yeni bir dilin, yeni bir diskurun gerekli olduğunu gösteriyor ve bence bu öncelikle aydınların görevi.

Gelelim sorunun ikinci kısmına; Tarihe ortak bir perspektiften bakmanın önemli olduğuna inanıyorum. Bu anlamda tarihçilere çok önemli görevler düşüyor. “Ortak tarihi perspektif”ten neyi anladığımı biraz açmak istiyorum: Sorun sadece Türk-Ermeni ilişkilerinin tarihiyle sınırlı değil. Bütün Ortadoğu’da ulusal tarihlerin birbirinden tamamen ayrı yazımlarıyla karşı karşıyayız. Bu eğilimin Balkanlar’ın ve Ortadoğu’nun 19. yüzyılın sonuyla 20. yüzyılın başını kapsayan bütün tarihçiliği için yaygın bir özellik olduğu söylenebilir. İmparatorluktan ulus-devletlere geçiş olarak tanımlanan bu dönem,bu bölgede yaşayan halkların bölünmesiyle büyük bir dönüşüm oluşturdu. Burada sadece halkların birbirlerinden uzaklaşmasından bahsetmiyorum; burada kendi öz tarihinden de uzaklaşma söz konusudur. Bu geniş topraklarda yaşayan farklı din ve kültürlerin tarihi, az çok aynı milliyetçi perspektifle oluşturulmuştur. Ulus-devletler ortak bir geçmiş yaratabilmek için farklı ve birbirinden ayrı tarihler geliştirdiler; zira bir toprak parçasına sahip olmak homojen bir nüfusa sahip olmak için yeterli değildir. Etnik, kültürel ve dini, yani objektif kıstasların yanı sıra, ulus olabilmek için ortak toplumsal bir hafıza da gereklidir. Toplumsal hafıza ve tarih, “hayal edilen” ulusun ve daha sonra meydana çıkan ulus-devletin yapı taşlarıdır. Tarih, bu milletler topluluğuna uyacak şekilde tek bir biçimde yazılmalıdır; öyle ki bu milletler, hem iyi hem de kötü günde kendilerini tek bir ulus gibi hissedebilsinler. Ernest Renan’ın da küstahça ifade ettiği gibi: “Bir ulus ancak kendi geçmişinin çarpıtılmasıyla oluşturulabilir. Geçmişini çarpıtmadan bir ulus oluşturmak imkânsızdır.” “En yaygın çarpıtma şekli ise ‘unutmak’tır.”

Ne zaman birisi toplumsal hafızaya dayalı bu tarihi yeniden yazmaya kalksa, onun diğer ulusları yok sayması veyahutta onları yeniden tanımlaması hemen hemen bir zorunluluk olur. Bu demektir ki bir ulusun kendi tarihi, diğer ulusların yabancı ya da “diğer”i olarak ortaya çıktığı bir bağlamda düşünülmelidir. Dolayısıyla, yüzyıllar boyu birlikte yaşamış milletlerin ortak tarihleri parçalanıp bu milletler birbirlerinden ayrılmışlardır. Bu yeni tarih diğerlerininkine zıt hatıraları temsil eder. Diyebiliriz ki, günümüzdeki birçok sorunun çözümüne ciddi bir engel teşkil eden, bu anlayışın ta kendisidir.

Aşağıdaki soru acilen bir cevap bekliyor. Bu dönemi, bir imparatorluğun çöküşü ve ayrı ayrı ulus-devletlerin ortaya çıkışı şeklinde hatırlamak, ve bu ulus-devletlerin tarihlerini birbirlerine rakip ulus-devletlerin tarihleri olarak yazmak yerine, ortak bir tarihi perspektiften okuyabilir miyiz? Tarihi, Osmanlı Devleti ve vatandaşları arasında gelişen bir tarih olarak tekrar okuyabilir miyiz? Osmanlı Devleti’nin Ermeni kökenli vatandaşlarının, bu tarihi, Müslüman vatandaşlardan çok farklı bir biçimde yaşadıkları aşikârdır; ama bu, yeni bir tarihi perspektif için engel oluşturmamalıdır. Tarihçilerin böyle bir anlayışı geliştirme görevi bulunmaktadır; imparatorluktan ulus-devlete geçiş dönemini farklı milletlerin ayrı ayrı tarihleri olarak değil, ortak tarihi olarak sunmak gerekmektedir.

Ermeni Soykırımı Nedir? ile Benzer Yazılar:

22 Ağustos 2012 Saat : 12:05

Ermeni Soykırımı Nedir? Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

------   İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR ------ ------------------------------------------------------- ------   SPONSOR BAĞLANTI ------