Hidayet’e Doğru

Son Güncelleme: 21 Ağustos 2012 - 1:20 0 Yorum Yazar:

Hidayet'e Doğru kitapBugün, insanların büyük bir çoğunluğu maalesef Allah’ı gereği gibi tanımıyor. Ya Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarından herhangi birini ölü yada dirilere atfediyorlar ya da Allah’ın gücünü, zenginliğini ve kullarına karşı yakınlık dere- cesini kavrayamıyorlar…. ‘Oku’ ki,  kalbin derinliklerinden arşa açılan kapılar yeniden açılsın

HİDAYET’E DOĞRU

YAZAR

KARINCA YAYINLARI

***********

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ

HİDAYET’E DOĞRU

CAHİLİ HAYATTAKİ ALLAH İNANCLARI

Yoksa Sizin İnandığınız Allah Şöyle mi?;

Eğer Allah’ı Gereği Gibi Tanımazsak Ne Olur?

KUR’AN’DA ANLATILAN ALLAH(c.c.) İNANCI: TEVHİD

Bir Örnek

Temelde Değişen Nokta :’Allah İnancı’

O ALLAH(c.c.) Kİ, AHİRETİNDE SAHİBİDİR: AHİRET

Fatiha Süresine Bir Bakış

PEYGAMBERLİĞE VURGU: NÜBÜVVET

                 Hidayete Doğru

SAHABELERİN ALLAH İNANCI NASILDI?

Bir Olay:

DÜNYA VE AHİRET’IN ‘İLAHI’ ALLAH OLDUĞUNA ŞAHİT OLABİLMEK

İLK EĞİTİM ŞEKLİMİZ ALLAH’I TANIMAK OLMALIDIR

Dünya İle Bizi Kandırmasınlar

Amellerdeki Zaaflar

‘ALLAH BİZE YETER O NE GÜZEL VEKİLDİR’

KUR’AN-I SİNDİRE SİNDİRE OKUMAK

Sahabe Uygulaması

Yapılmazsa Ne Olur?

PEKİ ALLAH’I NASIL TANIYACAĞIZ?

ÖNSÖZ

     Alemlerin Rabbi olan Allah’a Hamd olsun.

Peygamber  efendimize, ehlibeytine, ashabına ve onları izleyen tüm müminlere selam olsun

Bu kitap, ‘din nasihattir’ peygamberi buyruğuna uyaraktan, daha iyi bir müslüman olabilme yolunda bizlere yardımcı olacağına inandığınız birkaç hatırlatmadan ibarettir.

Bu çalışmayı temel konu olarak ‘Nasıl bir Allah’a inanıyoruz?’ Sorusuna doğru cevap bulmaya çalışmak olarak adlandırabiliriz.

Bugün, insanların büyük bir çoğunluğu maalesef Allah’ı gereği gibi tanımıyor. Ya Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarından herhangi birini ölü yada dirilere atfediyorlar ya da Allah’ın gücünü, zenginliğini ve  kullarına karşı yakınlık derecesini kavrayamıyorlar. Oysaki  İnsanların Allah’a ulaşmalarının yolunu,  Kur’an kerim  bizlere açıklamıştır.

Allah bizlere şah damarımızdan daha yakın olmasına rağmen, günümüz müslümanları tarafından, sanki çok uzunlarda imiş gibi tasavvur edilmektedir.

Konuyla alakalı olarak Hz. Peygamber (sav.) Efendimiz söyle dua ederdi :

’Allah’ım !… Senin yüzüne bakmanın izzetini, Sana kavuşmanın şevkini isterim. Allah’ım bizi iman ziynetiyle ziynetle,  bizi  hidayete  ermişlerin hidayetine ulaştır.’’ – Amin –  (Nesei- Ahmed bin Hanbel )

 

‘’Allah’ım, sen bize hakkı göster, sen göstermezsen biz göremeyiz, sen duyurmazsan biz duyamayız, sen hissettirmezsen biz hissedemeyiz.

Ey kalbin anahtarlarını elinde tutan Rabb’im, kalbimizdeki gaflet perdelerini kaldır, kalbimizin kapılarını aç, aç ki Allah’ım, oradan huzuruna gelebilelim. Seninle olmanın izzetini ve lezzetini bize de yaşat, Allah’ım, bizi bu nimetinden mahrum etme…‘’( Amin)

Kitapçıkta yer alan güzelliklerin tamamı ALLAH(C.C)’ tandır, bir yanlışlık veya kötülük de varsa o da tamamen kendi nefsimizden kaynaklanmaktadır.

HİDAYET’E DOĞRU

 

Öncelikle cahiliyyedeki mevcut ‘Allah inançlarının’ nasıl olduğuna kısa bir bakış yapalım.

CAHİLİ HAYATTAKİ ALLAH İNANCLARI

     Mekke müşrik toplumu her ne kadar müşrik ve putperest  ise de, büyük ve üstün bir tanrı kavramını biliyorlardı. Yeryüzünün ve gökyüzünün sahibinin Allah olduğunu kabul ediyorlardı. Gece ile gündüzün oluşumunu, güneş ve ayın doğuşunu ve batışını Allah’ın yaptığını biliyorlardı. Bu işlerin hiç birini ‘lat’ ve ‘menat’ gibi putların yapmadıklarını da farkında idiler.

Bu durumu Kur’an Kerim bizlere şöyle anlatır :

     ‘Eğer sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette: “Allah” derler. O halde nasıl haktan çevriliyorlar?’ (Zuhruf 87)

     ‘’ Andolsun ki onlara, “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?” diye sorsan “Allah” derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar?  (Ankebut 61)

     ‘’(Resulüm!) deki: “Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?”  “Allah’a aittir” diyecekler. “Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız?” de. “Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş’ın Rabbi kimdir?” diye sor. “(Onlar da) Allah’ındır.” diyecekler. “Şu halde siz Allah’tan korkmaz mısınız?” de. “Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?” diye sor. “(Bunlar da) Allah’ındır.” diyecekler. “Öyle ise nasıl olur da büyülenirsiniz?” de.  (Mü’minun 84-89) 

 

O zaman mesele ne idi? Allah’ın varlığına inanacaksın O’na gereği gibi yönelmeyeceksin ? Bu mümkün mü? Evet mümkün. Çünkü;

* Sizin inandığınız Allah, ayetlerde anlatıldığı gibi sadece tabiat olayları ile uğraşıyorsa (Haşa), O’na yönelmezsiniz tabi ki;

* Sizin inandığınız Allah, size hizmet etmek için (haşa) bu tür tabiat olayları ile meşgulse, O’na şükretmezsiniz tabi ki. Ancak Allah’ın bu doğa olayları ile uğraşı esnasında size zarar bir yönü olursa o zaman Yalancıktan ‘O’na şükretme sözü verip’ o zorlu durumu bertaraf etmesini istersiniz. Giderince de eski halinize devam edersiniz. Eğer böyle bir Allah’a inanıyorsanız asi olmanız içten bile değildir.

     ‘ Sizi karada ve denizde gezdirip dolaştıran O’dur. Hatta gemilerde bulunduğunuz ve o gemiler, içindekilerle beraber hoş bir esinti ile akıp gittikleri ve tam keyiflendikleri sırada o gemilere şiddetli bir fırtına gelir çatar ve her taraftan onlara dalgalar gelmeye başlar. Bütünüyle kuşatılıp artık bittiklerini sanırlar. İşte o vakit tam ihlas ile Allah’a yalvarır ve dindar olurlar: “Eğer bizi buradan kurtarırsan, andolsun ki, şükredenlerden olacağız.” derler. Sonra Allah onları oradan kurtarır, kurtulur kurtulmaz yeryüzünde çeşitli taşkınlıklara başlarlar. Ey insanlar taşkınlığınız sırf kendi zararınızadır. Şu değersiz dünya hayatının bir süre tadını çıkarınız, sonra nasıl olsa dönüp bize geleceksiniz. Biz de bütün yaptıklarınızı tek tek size haber vereceğiz.’ ( Yunus 22- 23 )

* Eğer sizin inandığınız Allah, size yerden ve gökten rızık veren bir memur (Haşa) gibi çalışıp tüm bu doğa olaylarını tedbir ve idare ediyorsa; haşa Allah’ın size hizmet ettiğini düşünüyorsanız, tabi ki O’na karşı gerekli kulluğu ve yönelişi gerçekleştirmezsiniz. Yanı Allah ‘sadece’ sizin güç yetiremediğiz işlerle meşgul oluyor; gerçi sırf bu dahi kulluğu gerektiren bir noktadır aslında…

     ‘ De ki, “size gökten ve yerden kim rızık veriyor? O, kulaklara ve gözlere hükmeden kim? Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kim? İşleri idare eden kim?” Hemen “Allah’dır” diyecekler. De ki, “O halde Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” ( Yunus 31)

 

Bu tür inanışları Rabbimiz şöyle dile getiriyor; 

     ‘ Onların çoğu , Allah’a ortak koşmadan inanmazlar’ (Yusuf/106)

 

Yoksa Sizin İnandığınız Allah Şöyle mi?;

Yoksa sizin inandığınız Allah;

* Yeri ve göğü yaratıp, insanların yaşaması için gerekli ortamı hazırlayıp, sonrada yaşam modellerindeki tercihlerine karışmaz mı?

* İnsanları değerlendirirken kalp temizliğine mi? bakar. Yoksa insanları değerlendirme hakkına bile sahip değil midir?

* Merhameti boldur da kendisinin varlığına inanan herkesi kurtuluşa mı erdirir.Oysaki şeytanda Allah’ın varlığına inanıyor.

* Sizin dua ve isteklerinize, ölü veya diri olan aracılar vasıtası ile mi işitip cevap veriyor?.(Haşa)

* Çok hoş görülü olup, her şeyi hoş mu  karşılıyor?

* Sevdiklerini bolca rızıklandırıp, sevmediklerini fakir mi bırakıyor?

* Rızka kefil değil mi ki rızık endişesi yaşıyorsunuz ?

* Tüm müslümanları kardeş kılmayıp sadece sizin cemaatınızdaki insanlarımı birbirine kardeş kılıyor ki; kendi aranızda islam kardeşliğini yaşarken, çevrenizdeki diğer müslümanlara ve tüm dünya müslümanlarına karşı aynı kardeşlik duyarlılığını göstermiyorsunuz.?

* Çay ocaklarınıza, okullarınıza, zikir yerlerinize, vakıflarınıza ve benzeri yerlerinize verdiğiniz değer ve önem kadar, Filistin’de, Afganistan’da Çeçenistan’da vb. yerlerde işlenen zülüm ve haksızlıklara duyarlı olmuyorsanız, sizin, Allah inancınızı gözden geçirmeniz gerekmez mi? Dünyada, müslüman halklara karşı işlenen bunca zulüm ve işkence varken, acaba sizin inandığınız Allah’ın size nasıl muamele edeceğini düşünüyorsunuz?. Allah’ın şu ayetini hiç okumuyor musunuz? ‘Allah sizin eliniz ile kafirleri cezalandırmak ister.’ (*****)

* Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkün ne yazık ki!!

Eğer aklımızda ki ve kalbimizdeki Allah inancı böyle ise, doğal olarak O’na gereği gibi yönelemeyiz, kulluğunuzu ifa edemeyiz. Peki Allah’ın 99 isim ve sıfatları ve tecelliyatları  nerede? Üzülerek söylüyorum ki birçok insanın Allah inancı maalesef böyle…

Bu tür hastalıkları olan müslümanların yusuf 106 ayetinden nasiplenecekleri bir yönleri muhakkak vardır. Daima da olacaktır.

     ‘ Onların çoğu , Allah’a ortak koşmadan inanmazlar’ (Yusuf/106)

* * *

     Yeniden (Mekke) müşrik toplumuna dönecek olursak; görüldüğü gibi sadece yeri ve göğü insanlar için yaratan ve doğa olaylarını yöneten bir ‘Allah inancı’ ile karşı karşıyayız. Mekke müşrik toplumunda o kadar çok değişik ilah anlayışları var ki; bu şekilde bir Allah inancı dahi gündeme gelince hatırlanır olmuştu adeta.

Diğer inanış şekilleri de o kadar sapıkça idi ki, Kur’an Kerim dahi onlardan söz etmeyip, onlar arasındaki en düzgün sayılabilecek olan, yukarıda işlediğimiz Allah inancından bahsediyor. Diğer inanışlar ile alakalı olarak; tanrı ve eşlerinin durumlarından tutunda tanrıların savaşlarına, meleklerin putlaştırılmasından tutunda iyi insanların putlaştırılmasına kadar; ve tüm bunlardan bir şekilde fayda beklenmesine kadar; konu dahi edilmeyecek çirkinlikte bir çok inanış şekilleri… (Cahiliyye dönemi )

İşte Allah(c.c.), tüm bu inanış şekillerini ortadan kaldırıp, Kendisini ‘dosdoğru tanıtmak’ için bir peygamber gönderdi. O peygamberin ilk ve son söylemi olan Kelimeyi tevhid de (La ilahe illallah) gerçek manasıyla o dönemin ve tüm zamanların ‘Allah inancını’ değiştirmek için mücadele etmiştir.

Sapık toplum(Mekke), yalnızca tabiat olayları ile ilgilenen bir Allah’ın varlığından (fıtratları gereği ) tatmin olmasa gerek, hayatın hemen hemen her alanına ait çeşit çeşit heykellerden putlar yapıp tapar olmuşlardı. Böylece, diğer alanlarda da yüce bir varlığa tapma istemlerini gerçekleştirmiş oluyorlardı. Yoksa kendi eliniz ile yaptığınız bir puta ‘kendiniz’ nasıl taparsınız.? Bunu hangi mantıkla izah edersiniz. Tüm bunlar O Yüce yaratıcıyı tanımadıklarından giriştikleri sapıkça ibadet şekillerinden ibaretti*.

Kurdukları düzeni yine bu putlar aracılığı ile devam ettirenlerde yok değildi tabi ki. Putların arkasına sığınıp da kendi heva ve hevesleri ile hüküm verenlerde cabası. Tabii olarak da, Peygamber(sav)’in davetine ilk karşı çıkanlar bu menfaat çetesi olmuştu zaten.

Eğer Allah’ı Gereği Gibi Tanımazsak Ne Olur?

     * Dinin doğru anlaşılmasına engel olacağından akideye zarar verir.(Allah’ın herhangi bir isim ve sıfatını ölü yada dirilere veya başka bir şeye  atfedilmesi gidi…)

* Allah (c.c.) ile gereken dostluk kurulamayacağından salih amel işleme oranı sıfırın altına inebileceğinden günah işleme oranında artış gözükür.

* Cehennemin sıcaklık derecesi algılanamayacağından (Allah’ın ceza verici sıfatının algılanamaması) Allah’ın haram kıldığı ameller daha cazip hale gelir.

* Allah’ın(c.c.) emir, yasak ve tavsiyelerine karşı boşverlilik  baş gösterir.

* Kişi tanıdığı oranda sever. Az tanıyan az sever, az tanıyan az güvenir. Haliyle gereken sevgi kurulamamış olur.

* Allah’ın (c.c.) Kur’an ve sünnetteki mesajına kulak verilmemesine sebep olur.

* Allah’ın (c.c.) bağışlayıcı sıfatının bilinememesi ümitsizliğe yol açacağından tövbe etme eylemi gerçekleşmemiş olur.

* ‘Kalbi temiz olan kurtulur’ batıl inanışı kalpte ve düşüncede geniş bir yer edeceğinden kullukta sınıfta kalınır. Ve daha bir çok bozukluğu peşinde getirir…

Görüldüğü gibi eksik bir Allah inancı, üzerine basılmış mayın gibi…Hem bu parafta hem de öteki parafta patlar…

 

KUR’AN’DA ANLATILAN ALLAH(c.c.) İNANCI: TEVHİD

Kelimeyi tevhidin gelişiyle, temelde ‘Allah’ gerçeğinin yeniden gündeme taşınmıştı.

Artık Mekke’de Peygamber(sav)’den öyle bir Allah(c.c.) anlatılmaya başlanmıştı ki; O;

– Allah(c.c.), her yerde, ama her yerde vardır;

– Allah(c.c.), her an kulları ile beraberdir, dolayısı ile aracıya ihtiyaç yoktur;

– Allah(c.c.), dua edenin duasını kabul eder;

– Allah(c.c.), sever ve kullarının da kendisini sevmesini ister;

– Allah(c.c.), merhamet eder, şefkatlidir;

– Allah(c.c.), azab eder;

– Allah(c.c), tüm insanlara ve insanlar arası ilişkilere karışır;

– Allah(c.c.), tüm yönetim noktalarına hükmeder, hüküm ve idari mercidir;

– Allah(c.c.), kullarını bağışlar O’nun bağışlayamayacağı hiçbir günah yoktur(şirk hariç);

– Allah(c.c.), zengindir, göklerin ve yerin tüm hazineleri O’nundur;

– Allah(c.c.), en küçük bir maddeden Evrenin derinlerine kadar her şeyden haberdardır, sahibi ve yöneticisidir.;

Bir Örnek

     Bir örnek ile konuyu biraz daha açalım: Bir adam düşününki çok zengin, fabrikaları, iş yerleri ve daha bir çok şirketleri var. Her yerde de adamları var. Bu adam aynı zamanda çok cömert, çok merhametli, işçilerine iyi davranan, her türlü haklarını veren, işçilerini sosyal hayatta da yanlarında olan, onları koruyan, yalnız bırakmayan vs. Bir de diğer taraf da kendinden bihaber çulsuzun biri. Size deseler ki bunların hangisinin yanında işçi olarak çalışmak istersiniz.? Tabi ki herkes zengin ve iyi olan adamı tercih edecektir. Peki ikisi de adam olmasına rağmen niçin birinci kişi tercih ettiniz.? Çünkü o adamı sıfatları ile tanıdınız, gördünüz ve ne kadar güçlü olduğunu anladığınız için, onun yanında işçi olarak çalışmayı kabul ettiniz.

İşte eğer Allah’ı tanısak, gücünü, kudretini ve hakimiyetinin nelere kadir olduğunu bilsek, anlasak hiç gidip başka şeylere sığınır mıyız? Allah(c.c.) dışındakilere kul olur muyuz? Eğer hayatımızda bu noktada bir zaaf var ise temel sebebi, önünde secde ettiğimiz Rabbimizi tanımıyor oluşumuzdandır. Kişi Allah’ı tanıdığı oranda sever. Az tanıyan az sever, az tanıyan az güvenir. Haliyle gereken sevgi tanındığı oranda gösterilir.)

İşte temelde değişen bu nokta olmuştu Mekke toplumunda.

Dolayısı ile ilk inen ayetlere baktığımızda hep bu nokta karşımıza çıkar.

 

Temelde Değişen Nokta :’Allah İnancı’

Her bölümün sonunda mutlaka Allah’ın bir iki sıfatı zikredilir; Kendisinin (Allah’ın) dünya hayatının her noktasında, her anında var olduğunu anlatan Kur’an’ın tevhid  ayetleri. Sadece tabiat olaylarında, ‘hatırlanması’ ile akla gelen bir Allah değil, her an sıfatlarının tecelliyati ile aklımızdan hiç çıkmayan bir Allah(c.c.).

Hemen hemen her saat ve her dakika yeni bir ayetle karşılaşan insan, Rabbini tanıdığı oranda ayetle görür,okur ve yaşar….

Dünya işlerinde, ekonomide, siyasette, düğünde, yemekte, çalışırken, yolda yürürken, savaşta, her an, bir fiil olaya müdahale eden, var olan bir Allah; O Allah ki,  her an (canlı ve cansızların tüm hareket ve olaylarını) yaratandır.

İşte böyle bir Allah anlatılmaya başlanmıştı.

Peygamberin tanıttığı Allah’ın kimliği(isim ve sıfatları) sadece bu kadar mı? Hayır;

O ALLAH(c.c.) Kİ, AHİRETİNDE SAHİBİDİR: AHİRET

Daha sonra Ahiret olgusu. Allah, sadece dünya hayatının hakimi değil, Ahiretin de hakimi olduğunu anlatan ‘Ahiret bilinci’ ile ilgili ayetler. Adete şöyle der ilahı kitap bizlere; ‘sizin göklerin Rabbi dediğiniz Allah öyle bir Allah’tır ki’;

– Yalnızca bu hayata hükmeden, karışan ve sahiplik yapan değil, aynı zamanda O;

– Ölümü yaratandır;

– Bir müddet bekleme yeri olan ‘Kabrin’ sahibidir;

– Ahiret hayatının da yöneticisi, sahibi ve hakimidir;

– Kendisine uyanlar için Cennetini yaratandır; Cennetinde sahibi ve hakimidir.

– Kendisine asi olanlar için ise cehennem azabını hazırlayandır; Cehennemin de sahibi ve hakimidir.

Dünyayı (Yeri göğü ve ikisi arasında bulunanı) ve kainatı bu kadar mükemmel bir düzen içersinde yaratan ( inanmıyorsan veya bu düzeni  görmek istiyorsan başını çevir bir bak, bir daha bak, hiçbir kusur ve en ufak bir çatlak görebilecek misin?) Allah’ın acaba Cenneti nasıldır? Hurilerin bir tek saç teli dünyaya gösterilse, dünyanın hayranlığından parçalanacağını Peygamber Efendimiz(sav) bizlere haber vermektedir. İşte Allah(c.c.), öyle bir cennetin de sahibi ve hakimi.

Ahiret hayatının sahibi de ve yöneteni de Allah(c.c.)’tır.

Kısaca O, öyle bir Allah(c.c.)’dır ki; sizin ve bizim anladığımız ve inandığımızdan çok daha öte bir şekilde; bu kainat hayatının da ahiret hayatının da sahibidir, hakimidir. O’nun haberi olmadan değil bir yaprak kımıldaması, maddenin en küçük yapı taşı olan atomun içersinde ki bir tanecik elektron bile, mikrometrik bir hareket etmeyi bırakın, var dahi olamaz. Ahiret hayatında da O’nun huzurumda toplanacağız.

 

Fatiha Süresine Bir Bakış

Allah-u Teala’yı, bizlere en iyi Kur’an Kerim öğretir. Hem de bunu bize öğretmek ile yetinmez, günde en az 40 kez tekrar tekrar hatırlatır. Bununla da sanki, kendisini hiç unutmamamızı ister. Nasıl mı? Tabii ki Fatiha süresi ile..

‘ Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adı ile ’

’Hamd, o âlemlerin Rabbi olan, Rahmân ve Rahim, din gününün sahibi olan Allah’a mahsustur.’

Şimdi fatiha süresini biraz ‘oku’yalım;

Birinci nokta; ‘alemlerin Rabbi’; yanı dünya ve içindekilerin, güneşin, ayın ve uzayın, kainatın ve evrenin Rabbi, bu kadar da değil; ayrıca bilinen ve bilinmeyen aleminde sahibi, hakimi, düzenleyeni ve yöneteni. İşte Hamd, böyle bir Rabbe mahsustur. ‘Hamd’ ancak böyle bir yaratıcıya yapılır.

İkinci nokta; ‘Rahman ve Rahim’; Allah’ın sıfatlarından yalnız iki tanesi; O Allah(c.c.) ki; bağışlar. Bundan önce, nasıl bir hayat içersinde iseniz bilin ki, Allah(c.c.), Rahman’dır. Şunu insanlık iyi bilsin ki, gelmiş geçmiş ve gelecek tüm günahkar insanların günahı tek bir insana yüklense, Allah(c.c.) onu bağışlamaya kadirdir. İşte Hamd, böyle bir Allah’a mahsustur’. ‘Hamd’ Rahman ve Rahim olan Allah’a mahsustur. Ve Allah’ın bu sıfatları ile birlikte diğer sıfatlarını da bilmek ve O’nu tanımak gerekir. Böylece tevhid gerçekleşmiş olur.

Üçüncü nokta; ’Din gününün sahibi’; yanı Ahiret hayatı. O Allah(c.c.) ki, Ahiret  hayatının da yaratıcısı, sahibi ve yöneticisidir. Ve ahiret’te insanların hesabını görecek olandır da. Bu dünyada yapılanların ve yaptıklarımızın hesabını soracağı gibi, Zalimin zulmüne de hesap  soracak olan; işte O Allah(c.c.), hesap gününün de sahibidir. İşte Hamd, böyle bir Allah’a mahsustur. ‘Hamd’ zerre misali haksızlığın ve zerre misali iyiliğin hesabını görecek olan Allah’a mahsustur.

     Görüldüğü gibi, dünya ve ahiret gerçeğinin ‘tevhid’ ile karşımıza çıkışını, en kısa kelimeler ile en derin anlamları fatiha süresi ihtiva etmektedir.     

Böylece, duadaki hakikatte ortaya çıkmış olur.(Fatiha bir duadır.) Görüldüğü gibi Fatiha süresinin girişi, tamamen duanın kime edilmesi gerektiğini bize öğretir. İlk okuduğunuzda öğrenmek amacıyla ayetlere bakabiliriz. Ama sonraki okuyuşlarımız öğrenmekten çok öte şeyler ifade etmesi gerekmektedir. O da tefekkür, zikir ve ‘yakını olmak’ yanı ‘ihlas ve takva’dır.

İlk üç ayet bizlere Allah(c.c.)’ı anlatır. O’nun bu hayata ait her şeyin, tüm alemlerin (ki cinler alemi ve bilmediğimiz (bir hadiste 18.000 alemden söz ediliyor) tüm alemlerin ) yaratanı ve yöneteni olduğunu aklımıza getirmekten çok (yanı aklımıza getirmek yetmez) bunları düşünerekten, Allah’ın güçünün, kudretinin ve ilminin nelere kadir olduğunu tefekkür etmemiz istenir. Bu ‘zikir’ de, bu düşüncede, bizleri, bu sıfatların sahibine götürür tabi ki. Zaten hedefte budur. Tüm bu dikkat çekilen hakikatlerin tek bir amacı vardır. O da Allah(c.c.)’ı bulmaktır, O’na yakınlaşmaktır.

‘Rahman ve Rahim’ olan Rabbimizin, biz günah işleyen kullarını dünyada bağışlaması(Rahman) O’na yaklaşmamız, ahiret’te bağışlaması(Rahim) ise ‘katına gelmeye layık kul’ olmamız içindir ki; bu sıfatlarını zikrederek Allah’tan bağışlanma isteriz; Allah(c.c.)’ın bizleri bağışlayarak katına almasını isteriz. Bu ahiret hayatı ile alakalı yönü de olan böyle bir duayı ‘dünyada’ edişimizin, çok anlamlı bir yönü vardır. O da Kur’an’da anlatılan Allah(c.c.)’ın, ahiretin hakimi olduğu gibi, O’nun indinde zaman kavramı olmadığı gerçeğidir. İşte O böyle bir Allah(c.c.)’tır. Bu sıfatları başta olmak üzere tüm sıfatlarını öğrenmeyi, O’nu tanıma ve kul olabilme noktasında gerekli olduğunu biliriz.

‘Din günün sahibi’, ayetine de böyle bakmalıyız. Fatiha süresi ile katına çıkmaya çalıştığın Allah(c.c.)’ın, ahiret hayatının da hakimi ve yöneteni olduğunu tefekkür etmeliyiz. Bu dünyada yaptıklarımızın karşılığında cennet ve cehenneminin olduğunu düşünmeliyiz. Adeta bu ayet bizlere bunları anımsatmaktadır. Hesap anını aklımıza getirtir. Eğer defterimiz sağdan verilmişse cennet ve içindeki hayal üstü güzellikler, yok eğer defterimiz soldan verilmişse düşünmesi bile ürperti veren cehennem azadı. İşte Kur’an’da anlatılan ve bizim de inandığımız Allah(c.c.), ahiret hayatının ceza ve mükafatının da sahibi olduğu için, O’nun cezasından yine O’na sığınırız ve yine O’nun mükafatına nail olabilmek için O’nun yanına gideriz. Ve bu bilinçle Fatiha da, Allah(c.c.)’a sığınırız ve bu hal bizim Allah’ın katına yükselmemize, onun sarayına(mecazi) konuk olmamıza sebep olacaktır. Dolayısı ile Allah’ın yanında (ihlas) O’nun istemediği bir şey yapılmayacaktır artık.(emir ve yasaklar.)

Üçüncü ayetin sonunda istenen olmuştur artık. Zihinler, gönüller ve kalpler Allah ile beraberdir artık. Sonunda Allah’ın sarayına konuk olunmuştur. Bu üç ayetin ağırlığı, zihnin ve kalbin bu konu ile meşguliyeti sonucu (tefekkür),  kalbin derinliklerinde ki kapıların açılmasına (fatiha açan demektir) sebep olacaktır ki; buda arşın kapılarının  açılmasını beraberinde getirecektir. İşte o an, dilediğini Allah(c.c.) isteyebileceksin. Her ne istersen iste, Allah(c.c.) muhakkak onu verecektir. İşte duanın gücü ve sizi yaklaştırdığı yer. Bundan dolayıdır ki, Allah Resulu Hz. Muhammed(sav) bir kişi veya bir topluluğa beddua etmekten kaçınırdı. Genellikle hep hayır duası ederdi. Taif’te bile. Çünkü bilirdi ki, Allah-u Teala O’nun duasını kabul edecekti.

İşte böyle bir Allah(c.c.); tam o an göğün kapılarının açılıp Allah’ın sarayına gittiğiniz an; şimdi isteme zamanı; ama ondan önce bağlılığını bildirmen lazım. Bağlılık yemini etmen lazım. Sen ister inan ister inanma, ister farkında ol, istersen olma Allah(c.c.)  budur. Ama insan diğer yaratılmışlardan farklı olarak kabul ve red hakkına sahiptir. Bunun için Kur’an’da anlatılan Allah’a inanıp inanmadığını, O’na kul olup olmayacağını bildirmesi gerekmektedir. Allah’ın gücü ve kudretini farkına varmış olman bir ayrıcalık olsa da,  durumunu yine de Allah Teala’ya bildirmen lazım. işte orada ‘yalnız sana ibadet eder (kulluk eder), yalnız senden yardım dileriz.’ ayet devreye giriyor. İşte şimdi oldu. Ancak böyle bir Allah’a kulluk edilir ve ancak böyle bir Allah(c.c.)‘tan yardım istenir. Eğer sizin böyle bir Allah’ınız varsa başka bir kimseden bir şey ister misiniz? Tabi ki istemezsiniz?

Tam bu sırada, bu yakını olguya erdikten sonra arşın kapılarının açılıp Allah’ın huzurun da bulunduğun anda iste, iste şimdi. Ne istersen Allah muhakkak onu kabul edecektir. İyi düşün, bu fırsat bir daha eline geçmeye bilir.(Ölüm var ) Çok değerli bir şey istemelisin. Seni hayatın boyunca mutlu, huzurlu ve rahat kılacak bir şey istemelisin. Peki nedir o şey? Ev mi? Arabamı? Paramı altın mı? Nedir o? seni sonsuz bir şekilde mutlu edecek olan o şeyi bulmalı ve onu istemelisin. İyi düşün. İsteyeceğin şey öyle bir şey olmalı ki, bu kısacık ömür de değil de seni asıl sonsuz bir yaşantı olan ahiret hayatında  mutlu etmeli, seni cennete götürmeli. Öyle değil mi? Yanı öyle mükemmel bir an yakalayacaksın, dünya malı ile ilgili bir şey istemeyeceksin. Bu çok akılsızca olmaz mı? Çünkü hayat şu kısacık ömürden ibaret değil ki. Asil isteyeceğin şey seni ahiret hayatında cennete sokmalı, cennette Peygamber efendimiz ile buluşturmalı, dünya hayatında da sana faydalı olmalı; öyle değil mi?

İşte tam o anda 5.ayet nazil olur sanki; ‘bizleri doğru yola ilet (hidayet et)’ İşte kurtuluşun ta kendisi. Ve devamla ‘O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.’ (Amin)

İşte hidayet bu, işte şehadet bu. Allah’ın nimet verdiklerini şöyle sırlayabiliriz;  peygamberler, sahabeler, onların yolundan ayrılmayanlar, alimler ve evet evet şehitler; Hala daha Allah(c.c.) katında bizim bilmediğimiz şekilde rızıklandırılan şehitler. Bizlerin bugün peygamber olamayacağımız bir gerçektir. Sahabe de  olamayacağımıza göre geriye iki ihtimal kalıyor demektir. Alim olmak veya şehit olmak. İlim adamı olmak çok, çok az sayıda insana nasip olan bir şeydir. Bir de şu gerçek var ki hiçbir peygamber, hiçbir sahabe, hiçbir alim ve hiçbir müslüman yoktur ki; şehit olmayı istemiyor olsun.! O zaman bu kervana katılabilmek için ‘O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna ilet’ ayetini okurken, tefekkür edeceğimiz şey, katılmak istediğimiz kervanı da Allah’tan istemektir ki, Allah(c.c.) da bizlerin dualarını kabul etsin ve o mükemmel kervanına bizi de şehit olarak dahil etsin.(Amin)

Ve son ayet ‘…o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil’ (Amin) Cehennem ehlinden ve oraya götürecek söz, davranış ve eylemleri düşünüp onlardan bizleri uzak tutmasını her şeye kadir olan Allah’tan(c.c.) istedikten sonra….

Evet bundan sonra dilediğinizi isteyebilirsiniz …

Tüm bunları Allah’(c.c.) bizlere namazda 40 kez tekrarlatıyor ki, kulları bunları tefekkür etsinler ve Allah’a ulaşıp, O’ndan istesinler ki, Allah’ta onların dualarını icabet etsin. Ve böylece Allah(c.c.) ile kul arsında sıcak bir ilişki oluşsun.

Peki Fatiha namazın neresinde okunuyor? ‘Kıyam’da. Rekatların ilk başlangıcında. Peki Fatiha’dan sonra ne geliyor? Bir düşünün. Eğer bu kadar yüce bir ilaha inanıyorsanız, Fatiha’dan sonra ne söylersiniz.? Tabi ki ‘’O’ nu tüm noksanlıklardan tenzih edersiniz.’’ Değil mi? İşte rükü ve secde. ‘Yüce olan Allah’ım, seni tüm noksanlıklardan, tüm noksan sıfatlardan, tüm eksikliklerden, tüm acizliklerden vb.. tenzih ederiz.’ İşte bu kadar…

     (Namaz’da Allah’a giderken, yanınızda sizden başka bir kimse veya bir şey olmasın. Dünyayı sırtınızda taşımayın. Çünkü ağırlığından dolayı sizi yolculuğunuzdan edecektir. Dolayısı ile değil arşa ulaşmak seccadenizin sınırlarından bile ayrılamayacaksınız. )

 

PEYGAMBERLİĞE VURGU: NÜBÜVVET

     Ve kendisinin en doğru bir şekilde öğrenileceği kanal olan Peygamberliğe vurgu; Niçin? Çünkü Allah-u Teala kendisini en iyi yine kendisi anlatır. Bunun için de kendisini en iyi anlamış kullar olan peygamberleri göndermiştir. Böylece kendi hakkında ki doğru bilgileri insanlığa ulaştırmış olur. Bunun yanında da insanlığın mutlu ve huzurlu bir yaşam sürebilmeleri için gerekli olan dünya hayatı hakkındaki emir ve tavsiyelerini hem anlatmış hem de peygamberi aracılığıyla nasıl uygulanacağını göstermiş olur. Kısaca, Kur’an Kerim hep ‘Allah inancının’ doğru anlaşılması için mücadele etmiştir. Ve hala daha bu inancın düzetilmesi ve doğru anlaşılması için mücadele etmektedir.

Hidayete Doğru

İşte aslında şunu söylemek belki de daha doğru olacak ki; gerçek hidayet gerçekte Allah(c.c.) ile danışma anıdır. Allah(c.c.) ile buluşma anıdır. Kulların gerçek Rabbini buldukları andır. Öyle bir Rabb ki Cennetin sahibi, öyle bir Rabb ki Cehennemin de sahibi.

Öyle bir Rabb ki, çölde kum misali olan şu ömrü, insanların kendisini bulması ve kul olması için yarattı. O’nu bulanlar bu kısa ömürden sonsuz ahiret hayatına geçiş yaparlar. Artık onlar için önemli olan yalnızca ahiret hayatının mutluluğu olur. Onun içindir ki, bu hayatta yaşadıkları zorluk ve çileler onların ahiret hayatlarının mutluluğu ve neşesi oluyor. Bunu anlıyor, biliyor ve hissediyorlar.

 

SAHABELERİN ALLAH İNANCI NASILDI?

Bundan sebepdır ki, sahabelerin yaşantıları, bizim hayatlarımız için çok garip, bize çok uzak, adeta alimin ifadesi ile ‘delice’ bir yaşantı. ’Siz onları görseydiniz deli derdiniz’

Öyle mükemmel insanlar ki; öyle mükemmel bir topluluk ki; farklı farklı  kavimlerden olmalarına rağmen  aralarında öyle bir uyum var ki; bu nasıl olur? Sorusunu sormaktan kendimizi alamıyoruz.

İşte O insanların farkına vardıkları şey, dünya, kainat ve ahiret hayatının sahibi, hakimi, yöneteni, tertip ve düzenleyicisinin Allah-u Teala olduğu gerçeğini iyi, çok iyi anlamış olmaları idi.

Allah Resulunun yaptığı dualara baktığımızda tavsiyelerine göz gezdirdiğimizde hiçbir ifadesi yok ki Allah’ı anmaktan, zikretmekten, O’na yalvarmaktan beri dursun. Her şey Allah(c.c.) için. Hemen hemen her şahit olduğu olayda konuyu mutlaka Allah’u Teala’nın sıfatlarının tecelliyattına yanı Allah-u Teala’ya getirmektedir.

Bir Olay:

     ‘Bir gün Allah Resulu mescit de namaz kıldıktan sonra sahabeleri ile dışarıya çıkarken bir olaya şahir olur.: Bir kadın, en büyük çocuğunun elinden tutmuş, diğer bir çocuğunu da sırtına, almış bebesini de göğsünden emzirir bir vaziyette dilencilik yaparken görür. Sahabeler bu dilenci kadına bir tane hurma verirler. Bu zor durumda olan anne hurmayı ikiye böler. Bir parçasını elinden tuttuğu büyük çocuğuna verir. Diğer yarısını da ikiye böler. Yarım hurmanın yarısını sırtındaki yavrusuna verir. Diğer yarısını da kucağındaki bebesine süt olması için kendi yer. Bu olaya tanık olan Allah Resulu şunları söyler :’ – Allah’ın kullarına olan şefkat ve merhameti şu annenin çocuklarına olan şefkat ve merhametinden kat kat fazladır.’ Allah-u Ekber.

Allah Resulunun, Rabbi ile olan sıcak ilişkisini görüyorsunuz. Bu noktadan hiç bir zaman gafil olmadı, arkadaşları da olmadılar.

 

DÜNYA VE AHİRET’IN ‘İLAHI’ ALLAH OLDUĞUNA ŞAHİT OLABİLMEK

Bizlerinde yakalaması gereken budur. Ağızlarımıza sakız olan fakat içeriğini belki de hiç düşünmediğimiz ‘Allah rızası‘ kavramını, kavram olmaktan çıkarıp hayatımızın merkezine yerleştirmeliyiz. Ve ilk yapmamız gereken şeyde bunu kendi içimizde harekete  geçirmek olmalıdır. Bu noktada Allah’tan yardım istemeli, kendisine olan yolculuğumuzda bize yardım etmesi için dua etmeliyiz. Hidayet mefhumu ile sahabeleri nasıl ki şereflendirdi ise aynı şekilde bizleri de hidayeti ile şereflendirmesi ve katındaki izzetli kullar arasına katması için yalvarmalıyız, çırpınmalıyız, parçalanmalıyız ve Allah’ın dünya ve Ahiretin Rabbi olduğuna bedenen Şahit olmalı, dil ile Şehadet etmeli ve canımız ile Şehit olmalıyız ki, ruhumuz da ‘Galu bela’ da ki gibi bu hakikat’a, bu hidayete tanık olsun.

Gerçekte hidayet kavramı, ‘Allah’ı tanıma‘ ile alakalı bir noktadır.

Bizlerin öncelikle yapmamız gereken kelimeyi Tevhidin ruhuna uygun olarak davranmaktır. Her ne şekilde bir Allah inancına sahipsek ona ‘la’ deyip, Allah’ın bize kendisini anlattığı gibi ‘illallah’ demeliyiz. Ve bu noktamızı bilgi olarak artırıp, tefekkür ile de anlamaya çalışmalıyız. Ve sonucu ne olursa olsun kendimizi, Rabbimiz olan Allah’ın(c.c.) kollarına (mecazi- Allah’a yanlış şeyler isnat etmekten O’na sığınırız.) atmalıyız.

 

İLK EĞİTİM ŞEKLİMİZ ALLAH’I TANIMAK OLMALIDIR

İlk eğitim şeklimiz Allah’ı tanımak olmalıdır. Sonra zaten sevecek, güvenecek, O’nu her an zikredecek ve gerekli fedakarlığı göstereceksiniz… Kişi tanıdığı oranda sever. Az tanıyan az sever, az tanıyan az güvenir. Haliyle gereken sevgi bağı tanındığı oranda oluşur. Bunu da dünya ve Ahiret bütünlüğü içersinde, Tevhid ile gerçekleştirmek mümkündür. Çünkü Allah(c.c.) her yerdedir. Zaman ve mekan üstüdür.

‘Zaten biz öyle yapıyoruz diye içimizden geçirebiliriz.’ Fikirsel olarak böyle düşünebilirsin, ama adama sorarlar,

– Sahabelerin Allah inancı ile (kitabı olarak söylemiyorum) senin Allah inancın aynımı;

– Sahabelerin Allah sevgisi ile senin ki aynımı;

– Sahabelerin Allah korkusu, cennet’e olan arzu ile cehennem azabından kaçışları senin ki ile aynımı;…

Bu soruları çoğaltmak mümkün. Vereceğin cevapları ben duymuyorum. Ama içinden dahi geçirsen Allah(c.c.) onları biliyor. O zaman ’zaten öyle yapıyoruz’ ifadesi havada uçan balondan farklı olmadığını anlamış oluruz. Bu konu kibire ve bilmişliğe  meydan vermeyecek kadar hassas bir konudur. Zaferin (Dünya ve Ahiret de) sayı ile değil de Allah’ın rızasına uygun yaşayan takva sahibi muttaki mü’minlerin elleriyle geleceğine inananların es geçemeyecekleri bir gerçektir bu. Allah bizlere kendisini, kendisinin anlattığı şekilde yakını olarak tanıyan ve bu tanışıklığın bedelini her yönü ile (secdeden – cihada kadar) ödemeye hazır, takva sahibi olan kullarından kılsın(Amin). O zaman şu Kur’an-ı dua anlam bulacaktır.

‘… Bizi takva sahiplerine önder kıl’ derler’( Furkan 74) (Amin)

Bizler zahiri olarak peygamber veya sahabeler gibi yapıyor görünüyor olabiliriz. Ama küçük bir imtihanda izzetimizi tağutı güçlere teslim ederken, (Allah muhafaza) darmadağın olurken, O insanları fırtınalar bile deviremediğini müslümanlar  bilmektedir. Bu durumu bizler ‘bu gün’ çok daha rahat görebiliyoruz.

 

Dünya İle Bizi Kandırmasınlar

     Bizler, bugün, dünyadan cennete doğru olan yolculuğumuzda şunu iyi bilmeliyiz ki; ‘dünyayı sırtlanıp’ çıkacağımız yolculuk bizi ancak cehenneme getirecektir. Oysa ki cennet, bu yolun tam tersidir. Bu yolculuğa çıkmaya karar verdiğiniz an ‘sırtınızdaki dünyadan’ bir şeyler atmaya başlamanız gerekmektedir. Cennet yokuşuna doğru tırmanırken sırtınızdaki yük ne kadar çok olursa, o oranda yorulacak, terleyecek ve yolu tamamlamaya güç yetiremeyeceksiniz demektir. Buradan da anlaşılmaktadır ki; cennet’e doğru tırmanırken sırtımızdaki dünyalıkları bir bir atmamız gerekmektedir. Böylece attıkça rahatlayacağız, attıkça hafifleyeceğiz. Şunu da hiç unutmamalıyız ki, insan yoruldukça üzerindeki yük az dahi olsa, yinede o yük ona ağır gelecektir. İşte onun için hamalı olduğumuz dünyalıkları az dahi kalmış olsa, atmaya devam etmeliyiz. Bu tırmanış sizi o kadar yoracaktır ki, cebinizdeki yüz bin liralık bir demir parçası bile ağırlık yapacaktır. Ve sonunda onu da atacaksınız. Ve en sonunda cesetiniz ile baş başa kalmış olacaksınız. Evet sıra onda. Bedeninizi de güzel bir şekilde, güzel bir ölümle, veya şehadet ile parçaladıktan sonra; artık cennet ile aranızda ki tüm perdeler kalkar ve siz bir nur parçası olarak oraya girersiniz.

Bizler bu ince noktaları kavramak durumundayız. Çünkü sahabeler, Peygamberimizin bu konuya hassas yaklaşmasının sebebini ve nedenli önemli bir tehlike olduğunu çok iyi anlamışlardı.

Onlar ‘Bu dünya ahiretin tarlasıdır‘ hadisini ve ‘Kalbinde zerre kadar dünya sevgisi olan cennete giremez‘** tehdidini anlamışlardı. Mevcut egemen güçler bizleri dünya nimetleri ile kandırıyorlar. Allah Resulu, onların bu icraatlarını ve bizim de bu konudaki duyarsızlığımızı yüzyıllar önceden haber vermişti. Resulullah(sav) : ‘…vallahi ben şu anda havzıma bakmaktayım. Ve emin olunuz ki bana yeryüzün anahtarları verilmiştir. Vallahi ben, sizlerin benden sonra şirk koşacağınızdan endişe etmiyorum. Lâkin ben sizlerin dünya hususunda yarışmanızdan korkuyorum.”!!! (Müslim) buyurmuştur.

Onlar Peygamberi hatırlatmanın ne demek olduğunu yakını bir şekilde anlamışlardı. Dolayısı ile fırtınaların büyüklüğü ahiret hayatının güzelliğine ve neşesine neden olacağını iyice anlayıp ruhlarına işlediklerinden, fırtınalara takılmayıp cennetin güzellikleri ile meşgul oluyorlardı. Oysa ki bizler, fırtınaları bırakalım normal anda bile Allah için, kardeş olmak olsun, infak olsun, göz yaşı olsun, gece ibadetlerimiz olsun, zikir olsun vs vs… bunlardan yoksun ve bunlardan gafil bir halde yaşar olduk. Nafile ibadetlerimiz bir yana daha sabah namazı gibi farz bir namazın edasın da bile  gösterdiğimiz gevşeklik çabası. (istisnaları tenzih ederiz). Acaba inandığımız Allah(c.c.)’ın bu durumun hesabımı sormayacağını mı düşünüyoruz? Yoksa bu zaman da namaz kılıyoruz diye bize torpil geçeceğine mi inanıyoruz?. Vallahi ‘Resullerin anlattıkları Allah(c.c.)’, bu konuyu hiçte atlamayacağına emin olabiliriz. O Allah ki, cehennemi boşuna yaratmamıştır.

 

Amellerdeki Zaaflar

     En azında hep söyleriz; farz olarak gece namazı ümmet üzerinden kaldırılmış olabilir ama aynı özelliği, aynı değeri, aynı faydası, aynı ruhu nafile olarak devam etmektedir.  Mekke döneminin zorlu rüzgarlarından o insanları koruyan kalkanlardan biride geceleyin ki meşguliyetleri idi, gece namazları idi. Bizler taşıdığımız şu bedenin hamalı olduk çıktık. Halbuki onu bütün uzuvları ile Allah’a sunabilir, O’nun için bu bedeni param parça edebilirdik.

Sahabeler gibi yaşamak için çırpınmamız gerekirken bizler zillet içinde şeytan ve yandaşlarına hizmet eder olduk( farkında olarak veya olmayarak)

 

‘ALLAH BİZE YETER O NE GÜZEL VEKİLDİR’

‘…Allah bize yeter O ne güzel vekilidir.’(Ali İmran 173); İlahi hakikatini yeterince anlayamadık. Halbuki Allah’ı vekil kabul edenlerin hayatlarında sorun yoktur. Çünkü onlar Allah ile beraberdirler ve her işleri hayırdır onların. Bu yetmez mi? Allah seninle ise tüm kainatta neye ihtiyacın olabilir ki? Ama ya Allah(c.c.) seninle beraber değilse, o zaman tüm dünya bir araya gelse ne yazar ki?

Bir hadisi Şerifte :

Allah-u Teala bir kulu sevdiğinde cebrail’i çağırır ve : ‘Ben filanı seviyorum, sen de onu sev’, buyurur. Cibril de o kimseyi sever. Sonra cibril, göktekilere: ’Allah filanı seviyor, siz de sevin’ der. Gök halkı da onu sever. Sonra yerde(kilerin kalplerine o kimseye karşı) bir sevgi konur (da müslümanlar arasında sevilir sayılır.)

     Allah bir kula buğzettiğinde, Cibril’i çağırır ve : ben filana buğzediyorum, sen de onu kin tut, buyurur. Cibril de kin tutar. Sonra Cibril, göktekilere : ‘Allah filana buğzetmiştir. Sizlerde ona kin besleyin.’ Diye seslenir. Onlarda o kimseye kin beslerler. Sonra yerde(kilerin kalplerine o kimse hakkında) bir nefret konulur da iyi insanlar arasında sevilmez.’ (Buharı-Müslim)

KUR’AN-I SİNDİRE SİNDİRE OKUMAK

      Her bir emir ve tavsiyeler bizim bir uzvumuz, bir parçamız oluncaya kadar uğraşmalıyız.

Çok fazla kitap okumak için kendimizi yıpratmamıza gerek yoktur.(’kitap okunmasın’ demiyoruz. Yanlış anlaşılmaktan Allah’a sığınırız.) Unutmayalım ki, o neslin elinde sahih islam inancı adı altında okuyacakları Kur’an sahifelerinden başka bir şey yoktu. Onlar Allah’ın kim olduğunu, gücünün ve kudretinin nerelere kadar uzandığını Kur’an’dan öğrenince ve kavrayınca( hidayet), yalnızca yapmaları gerekenin yüce yaratıcıya kul olup, öğrendiklerini pratik hayata geçirmek oldukğunu çok iyi anlamışlar idi.

Allah’ın her bir emrini ve tavsiyelerini ilahi öğreti gereği azar azar okumaya ve yaşamaya başlamışlardı.

     ‘Sana Kur’ân’ı verdik ve onu insanlara sindire sindire okuyasın diye (kısımlara) ayırdık ve biz onu yavaş yavaş indirdik.’( İsra 106)

Halbuki Allahu teala istese Kur’an-ı birden indirebilirdi. Alın, okuyun ve yaşayın diyebilirdi. Ama insanların bu yanlışa düşmelerini istemediği için (bu gün ne yazık ki yanlışlıklar içersinde yüzüyoruz) eğitim metodunun nasıl olması gerektiğine de Allah-u Teala müdahale ediyor. Ve bunu bir fiil kendisi öğretiyor.

Sahabe Uygulaması

Azar azar indirilen Kur’an ayetlerini, sahabeler 10’ar 10’ar alır, okur, ezberler ve hayatlarına tatbik etmeden bir diğer bölüme geçmezdi. Böylece ayetler yaşamlarında, onların birer uzvu haline gelmişti. Hz. Aişe(ra.) Peygamberimiz için kullanmış olduğu şu ifade bunu açıkça göstermektedir. ’O’nun ahlakı Kur’an ahlakıdır.’ Hocaları böyle ise kendileri de öyle olur.

Bu aslında ilahı bir öğreti metodu idi. Çünkü Rabbim böyle dilemişti. Kur’an’ın her bir talimatı, onların hayatlarının bir parçası, kendilerinin de bir uzvu olmadan diğer bir ayete geçmeleri istenmemişti. Ya bizler nasıl yapıyoruz? Ya siz nasıl yapıyorsunuz.? Allah’ın öğreti metodunu mu kullanıyorsunuz ? Yoksa daha iyi bir metot mu buldunuz?(Haşa)!!!

Bu uygulama aslında hayatın her alanına hitap eden İslam Dininin, müslümanların  kendisini nasıl öğreneceğini, ilahi öğretinin açıklaması olarak alınmalı ve bu dini öğrenenlerin bu uygulamayı emir telakki etmeleri gerekmektedir. En nihayetinde bu uygulama Peygember Efendimizin bilgisi dahilinde olup red etmediği, şöyle yapsanız daha iyi olur demediği bir usul ve de yoldur. Aslında şunu söylemek en doğru olacağı kanaatindeyim ki; bu şekil bir uygulama ‘İsra 106 ‘ayetinin tefsiri ve nasıl uygulamaya koyulacağının göstergesi idi.

Yapılmazsa Ne Olur?

Yapılmazsa ne olur? Bu güne kadar bu ilahi metoda ciddi bir şekilde sarılmamamızın sonucu ortada zaten. Bölük pörçük bir ümmet ve zulme ses çıkarmayıp, dünya sevgisinden yanıp tutuşan ‘ İmanlı kalpler ‘  !!!!

 

PEKİ ALLAH’I NASIL TANIYACAĞIZ?

Peki Allah’ı nasıl tanıyacağız? İşte hayatı soru! Bu soruya cevap bulmak, olayı kavramak ve anlamak kadar önemlidir. Peki şimdi şu soruyu sormak gerekir. Eğer Kur’an, temel de ‘Allah inancını’ değiştirmek ve insanları Allah’a götürmek için gelmişse, o zaman ilk sorunun cevabı sizce Kur’an-ı Kerimin neresinde yazıyordur? Bir düşünün. Ama iyi düşünün. İyi tefekkür edin. Muhakkak doğru  cevabı bulacaksınızdır.

Evet, tabii ki bu sorunun cevabı, ilk başta yazacaktır. Hatta ilk emir olacaktır. Çünkü hedef O’dur. O’na ulaşılması gerekmektedir. Peki O’na bizi götürecek olan o ilahi ilk emir nedir? Sizce ne olmalıdır? Ne olmasını beklersiniz?

O ilk emirde, hidayet  yolculuğuna ‘daha başlarken’, mükemmel bir atmosfere giriyor insan: İşte o ilk emir ;

İkra, Oku, yaratan Rabbinin adı ile oku.’

Verilen cevap ise çok enteresan; ‘Ben okuma bilmem’. Doğru; Peygamber okuma bilmemekteydi. Peki bunu Allah(c.c.) bilmiyor muydu.?(haşa) Biliyordu tabi ki, peki bunu bildiği halde niçin ‘oku’ diye emretti ?.!!!! Çünkü okuması gereken kağıt üzerindeki  metinler değildi. O’nun okuyacağı şeyler yanın da O kağıt üzerindeki metinler çok cılız kalacaktı.

Oku, yaratan Rabbinin adı ile oku. O insanı bir kan pıhtısından yarattı.’ Evet, Yaratan olan Rabbinin, yaratıcılığını oku, yaratılmışları oku, oku, insanı oku, eşyayı oku, çevrendekileri oku, dünyayı oku, kainatı oku. Oku ki, Rabbini tanı; oku ki, Rabbinin ‘güç ve kudretini’ ve ‘nelere kadir olduğunu’ gör. Oku, okumaktan gafil olma. Oku. Oku ki, Rabbinin sıfatlarını tecelliyatına tanık ol. Aç gözlerini; bakma, gör; bakar kör olma, dünyaya camdan bakarken camın kendisine takılma, camdan dışarıyı gör. Sanat eserine bakarken sanata takılma sanatçıyı an.  Okumaya ilk giriş olarak da kendinden başla ‘oku, O insanı bir kan pıhtısından yarattı’. İnsan denen bu mükemmel mekanizmanın neden yaratıldığına bir bak. Pis bir meniden. Allah öyle bir yaratıcıdır ki, pis bir meniden yaratılmışların şaheserini, en şereflisini nasıl yarattığını oku. Evet oku.

Aynı yeni doğmuş bir bebeğin gözleri görmeye, aklı yerine gelmeye başladığında yaşadıkları gibi; o bebek ki; nasıl ‘oku’’yor etrafındakileri; anne babasının konuşmalarını taklit etmesinden, anne babasının hareketlerine kadar, maddeye sizin yüklediğiniz anlamdan ve yaklaşma şeklinizden tutunda, eşyaya verdiğiniz isimlere kadar her şeyi ‘oku’’yor; çevresini ‘oku’’yor o bebek, çevresinde olup bitenlerden gafil değil, radarlarını açmış her şeyi ‘oku’’yup anlamaya ve anladığı veya anlatıldığı şekilde yapmaya çalışıyor. Evet oku…

Subhanellah. Vahyin bu şekilde başlangıcı bile bir mucizedir. Bu başlangıç ancak ve ancak Allah’ın, yüceler yücesi zatına layık bir başlangıçtır. Rabbimizi tüm noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Subhanellah. Allah’ım, bizlere ‘oku’ emrinle murat ettiğin okumayı ve akabinde gelecek olan tüm nimetleri bizlere nasip et. Bizleri bununla şereflendir.’(Amin)

Evet hakikati görebiliyor musunuz?. Hidayeti tadabiliyor musunuz?. Evet oku. Oku ki, yola çıkmaya hazır hale gelesin, oku ki,Rabbine doğru yol alasın, oku ki, Allah’ı bulasın.

Oku ki, kalbin derinliklerinden arşa açılan kapılar yeniden açılsın.

Peki oku emri nasıl bir ortamda nazil oluyor dersiniz. Bilmiyorum Hira’ya hiç çıktınız mı? Mekke’de yüzlerce dağdan bir tanesi. Ve sanki peygamber için özel tasarlanmış hira dağının yamaçlarında bir yer. Tefekkür için bire bir olan, üç-dört büyükçe taştan oluşan bir oyuk. Bizim tabirimiz ile, Hira mağarası. Orada bir insan. Ve, ‘kendisi için yaratılmış mahlukatın dışında’, bir de ‘Allah(c.c.)’ var, başka bir kimsecik yok.

Hz. Peygamber(sav) orada tefekkür ediyor. Neyi tefekkür ettiğini hiç düşündünüz mü? Bizim anladığımız anlamda tesbih zikiri mi çektiğini veya Kur’an’mı okuduğunu!! zannediyorsunuz.? Hayır. Hayır.;Peygamber, Hira’dan etrafa bakarken, dağları, ovaları, gökyüzünü seyrederken ne düşündüğünü zannediyorsunuz? Her halde ‘ne kadar güzel bir manzara’ dediğini düşünmüyorsunuzdur?

İşte Allah(c.c.), Hira’nın tepesinde, Hz. Muhammed’in(sav), ‘ne yaptığını’ ve ‘bundan sonrada ne yapması gerektiğini’, hem O’na, hem tüm insanlığa şöyle öğretiyordu.;

Oku, oku, oku. Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yazmayı öğretti.  İnsana bilmediği şeyleri öğretti.’(Alak süresi 1- 5)

 

Ne mutlu Rabbi ile tanışma şerefine layık olan kullara;

Ne mutlu bu tanışıklığın bedelini hakkıyla ödeyenlere;

Ne mutlu; ne mutlu……

Allah’a emanet olun.

Hidayet’e Doğru ile Benzer Yazılar:

21 Ağustos 2012 Saat : 1:20

Hidayet’e Doğru Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

------   İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR ------ ------------------------------------------------------- ------   SPONSOR BAĞLANTI ------